Ahiyan: Ahilik Kültürünü Tanıtım Sitesi

  • Yazı boyutunu yükselt
  • Varsayılan yazı boyutu
  • Yazı boyutunu düşür
Anasayfa

Libya’ya, Mısır’a Bakarken Öz Kültürüne Fransız Kalanlar

E-posta Yazdır PDF

Dr.Hayati BİCE

Libya’da devam eden ayaklanma hakkındaki tartışmaları izlerken ülkemizde müzminleşmiş (kronikleşmiş) bir aydın hastalığının tipik bir örneğine daha tanık oldum. NTV’nin ‘âkîl gazetecisi’ Oğuz Haksever’in moderatörlüğünü yaptığı bir programda(1) Libya olayları, gazeteci ve Uluslararası İlişkiler uzmanı akademisyenler arasında konuşulurken bu durum ortaya çıktı. Bir konuşmacı, Libya’daki ayaklanmanın sosyal zemini hakkında konuşurken öylesine bir semptom (bulgu) ortaya konuldu ki, sadece bu bulgu ile -sadece o akademisyenimiz değil kendi kültürüne yabancılaşmış aydın modeli- bazı okumuşlarımızdaki hastalığın ciddiyetini anlamak mümkündür.

Program katılımcılarından akademik kökenli bir Uluslararası İlişkiler uzmanı olan Dr. Cengiz Aktar, Kaddafi’nin 42 yıllık diktatörlüğüne karşı nitelikli ve örgütlü muhalefet olmadığını belirterek Libya’daki muhalefeti anlatırken “futtuvva” isimli bir grubun da Libya muhalefet örgütlenmesinin önde gelen unsurlarından olduğunu söyledi. “Futtuvva” kavramını –muhtemelen- Kuzey Afrika ile açık/örtülü sömürgecilik döneminden kalan ilgisi ile Libya olaylarına geniş yer veren Fransız basınından iktibas ettiğini düşündüğüm Cengiz Aktar’ın sadece bir isim olarak anıp geçtiği bu grubun kimlerden oluştuğu, nasıl organize olduğundan hiç bahsedilmedi. Sanıyorum programı izleyenlerin çoğunluğu; bu sözcükten hiçbir şey anlamadan -işittikten hemen sonra- unutup gitmiştir.(2)

Arabca kelimelerin Batı dillerine aktarılma kalıbını bilenler için anlaşılır bir durumdu ki “futtuvva” kelimesi aslında “fütüvvet” kelimesinden başka bir şey değildi. İslâm dünyasında “fütüvvet” kavramını terim olarak işleyip sosyal bir organizasyonun ideolojisine beşik yapmış bu ülkenin bir aydınının bu aymazlığı, aslında ibret verici oluşu yanında acı bir gerçeğimizdir. Konu, bu nedenle, sadece bir aydının ‘dil sürçmesi’ olarak değerlendirmek ötesinde Türk aydınının asırlardır muzdarib olduğu öz kimliğine yabancılaşma hastalığının bir tezahürü olarak değerlendirilmeğe müsaittir. Bu yazıyı yazmama neden olan güdü, tam da budur.

Peki neydi Libya’daki halk ayaklanmasını yürüten sosyal unsurlardan “fütüvvet” yapılanması?

“Lâ Fetâ İlla Alî…”

Kelime anlamı ‘yiğitlik’ olan Fütüvvet kavramı Arabça bir kelime olan ve "delikanlı, yiğit, eli açık, iyi huylu" anlamındaki ‘fetâ’ kelimesinden gelmektedir. Fütüvvet kelimesine sözlüklerde soy temizliği, mertlik, gençlik, delikanlılık, cömertlik, eli açık olma gibi anlamlar da verilir. Klasik edebiyatımıza giren bir deyim olarak “Lâ Fetâ İlla Alî, Lâ Seyfe İlla Zülfikâr” (Hz. Alî’den başka yiğit; Zülfikâr’dan başka kılıç yoktur…) tamlaması kelimenin bu anlamlarını tam manâsıyle içerir.

Fütüvvet kelimesinin İslâmî köklerini anlamak için de Fütüvvet kurumunun kanunnâmeleri (tüzükleri) olarak kabul edilmesi gereken Fütüvvetnâmelerde Fetâ (çoğulu: fityan) ve fütüvvet kelimelerinin, Kur'anı Kerim’de belirtilen anlamlarda kullanıldığını ve bu yazılı belgelerin "fetâ" ile ilgili âyetlerle başladığını görmek yeterlidir. Bir diğer ifadeyle fütüvvet kelimesinin sözlük anlamları, tamamen Kur'an-ı Hakîm’den alınmıştır.(3) Bazı bilginler, bu ayetlere dayanarak fütüvvet ahlâkının ilk örneklerinin Hz. Rasûlullah (s.a.v.) dönemi Medine toplumunda ortaya çıktığını ileri sürmektedir. Gerçekten de bu görüşü destekleyen birçok örneği Hayatü’s-Sahabe gibi klasik kaynaklardaki anlatılarda bulmak mümkündür.

Terim olarak fütüvvetten ilk bahseden kişiler olarak aynı zamanda İslâm tasavvufunun öncüleri de olan erken dönem sufîleri, fütüvveti tasavvuf hayatında bir makam olarak görmüşlerdir. Horasan'lı ünlü bir sufi olan Ebu Abdurrahman Muhammed Sülemî, sadece "fütüvvet"i konu edinen ilk kitap olan "Kitabü’l-Fütüvve" isimli eserinde, fütüvveti Allah'a, Peygamber'e ve insanlara karşı bir davranış şekli kabul eder ve "Allah'ın emirlerine eksiksiz uyma, güzel ibadet, her kötülüğü terk, zâhir ve bâtında, gizli ve açık ahlâkın en güzeline sarılma" olarak tanımlar.

Sülemî’nin bu tanımından anlaşılacağı üzere; fütüvvet, bir davranış biçimi ve bir hayat tarzı olarak algılanmalıdır. Dönemin bütün önder sufîleri fütüvveti, "iyi davranışlar toplamı" olarak nitelemişlerdir. Fütüvvet, tasavvuf hayatında bir mertebe (rütbe, derece) ve ‘güzel davranışlar toplamı’ şeklinde anlaşıldıktan sonra kitleleri imrendiren, rol modeli örneklerde müşahhaslaşarak topluma şekil vermiştir.

Bir Sosyal Kurum Olarak Fütüvvet Örgütlenmesi

Tasavvufî çevrelerin ilgisi ve içeriğini zenginleştirmesi ile sözlük anlamları ötesinde bir işleve kavuşan Fütüvvet kavramı, tarih boyu ve özellikle 13. yüzyıldan itibaren, tüm İslam beldelerinde -ve yine özellikle Anadolu coğrafyasında- meslekî bir organizasyonu ifade eder hale dönüşmüştür. Bu nitelikleri ile fütüvvet sosyal bir kurum olarak tasavvufî temelde organize edilmiş olan bir meslek teşkilatı olarak değerlendirilmelidir. Tarih boyu bazı tasavvuf aleyhdarı çevrelerin sûfi ve dervişleri, “beleşçi miskinler”, “bedavadan geçinen asalaklar” olarak suçlamalarının tam aksine fütüvvet ehli sufiler, Anadolu coğrafyasında ve tarihimizde kendi emeği ile geçinen üretici kişiler olarak sahneye çıkmaktadır. Türkistan tasavvufunun kurucu ismi Ahmed Yesevî’nin ürettiği tahta kaşık, kepçe ve keşkül gibi aletlerin satışından sağladığı gelir ile geçindiği hakkındaki belgeli rivayetler fütüvvetin Türk coğrafyasındaki köklerini 13. yüzyıl Anadolusundan 11. yüzyıl Türkistan’ına kadar taşır.

13. yüzyıldan itibaren Anadolu’da kurumlaştığı yazılı kaynaklardan izlenebilen Ahilik örgütlenmesinin sosyal kökleri, hicrî 2. yüzyıldan itibaren, özellikle Horasan ve Maveraünnehir’de etkinlik kazanmıştır. Siyasi gücünden sonra giderek dini yaptırım gücünü yitirecek olan Abbasi Halifeliği Fütüvvet teşkilatının kuruluşu ile Abbasi Halifelerinden Nâsır Lidinillâh Ebû’l-Abbas Ahmed’in halifeliği zamanında (1180 - 1225) kısmî bir canlanma dönemi yaşamıştır. Annesi Türk olan Halife Nâsır, yakın ilişkiler içerisinde olduğu –maalesef isimleri bilinmeyen- bazı sufi bilginlerin tavsiyesiyle, önceleri siyasi gücünün azalmasına yol açacak endişesi ile tepki gösterdiği “Fütüvvet” yapılanmasına dahil olmuş ve kısa sürede yeniden düzenlenen fütüvvet kurumuna resmiyet ve güç kazandıran en büyük destekçisi olmuştur. Halife Nâsır Lidinillah, fütüvvet kurumu sayesinde sadece Horasan ve Irak’ın bin bir türlü inanç ve fikir topluluklarını “Fütüvvet” teşkilatı içinde uzlaştırıp, toplumun sosyal dayanışmasını güçlendirmenin yanı sıra fütüvvet ruhunu siyasi söylemine aracı yaparak, bütün İslam dünyasındaki egemenliğini yaygınlaştırma başarısını da göstermiştir. Dinî yönden Abbasî hilâfetine bağlı olan Anadolu Selçuklu Hanı Sultan Alaeddin Keykubad yanında ve Bağdad’ın tasavvufî saygınlık sahibi mürşidlerinden Ebû Hafs Ömer Sühreverdî gibi isimlerin de fütüvvet kurumlaşmasına destek verdikleri kabul edilir.

Başlangıç dönmelerinde fütüvvet teşkilatının içinde örgütlenmiş olan ahilik sonraları mesleki dayanışma niteliğinin daha öne çıkmasıyla ayrı bir biçimde yapılanmaya kavuşmuş ve Anadolu’daki varlığını meslek loncaları halinde uzun süre devam ettirmiştir.(4) Ahî örgütlenmesi, fütüvvet yapılanmasının Türkler tarafından geliştirilerek Anadolu’da yayılan tarzıdır. Moğol istilası önünde savrulan halk kitlelerinin bu sosyal bunalım dönemini aşmasında halkı birbirine sevdiren ve Anadolu’nun manevi birliğini yeniden kuran önder ve liderler ahiler arasından çıkmıştır. Bu öncü isimlerin en bilineni olan Ahi Evran (ölümü: 1306) esnafın birlik ve beraberliğini sağlarken, Fütüvvetnâmelerde kaydedildiğine göre, hemen her kasabada faal olan zâviye ve tekkeler manevî faaliyetleri yanında birer meslek kuruluşu haline getirilmiştir. Bekâr gençlerden, san’at ve meslek sahibi olanların zaviyelerde bir araya gelerek kendilerine “reis” tayin ettikleri şahsın önderliğinde birleşen meslekdaşlara “ahi” adı verilse de ahlâkla san’atın âhenkli bir birleşimi olarak fütüvvet kavramını da korumuşlardır.

Tarihî kayıtlara göre kayınbabası Şeyh Edebalı da bir ahî şeyhi olan Osman Gâzî, kılıcını ahi usulüne göre kuşanmıştır. Ahiliğin en parlak dönemini yaşadığı dönemin Osmanlı hanı Orhan Gâzî de, ahiliğin hâmisi olmuştur. Bu nedenle, Osmanlı Devleti’nin sosyoekonomik zemininin sağlamlığında ahiliğin tartışılmaz bir yeri vardır. Fütüvvet anayasası olan ve içerisinde 740 maddeyi bulan kurallar bile bulunan fütüvvet nizâmnâmelerine göre her meslek erbabının bir “ahi baba” denen reisi mevcuttur. Bütün ahiler kendisine “şeyh” de denilen reisin başkanlığında faaliyet gösterir ve çalışma esasları, hareket tarzları ve hatta giyimleri yönünden kurallara uymak zorundaydı.

Libya’nın ‘Fütüvvet’ ehli ‘Feta’larına selam olsun!

Türkistan’dan Anadolu’ya uzanan Moğol istilası döneminde birliği bozulan, diriliği yitiren tedirgin halk kitlelerinin bu sosyal bunalım dönemini aşmasında işlediği fonksiyona benzer şekilde Libya’nın bu bunalım sürecini atlatmasında rol alacak bir fütüvvet organizasyonu var ise bunalım döneminin kısa sürmesi beklenebilir. Ancak Libya’nın feodal kabile yapılanmasının, Anadolu’da 13. yüzyılda organize edildiği şekilde; bir sosyal dayanışma kurumu olarak ahilik benzeri bir yapılanmaya izin vermiş olabileceğini tahmin etmiyorum. Ahîler hâmisi, Osman Gazî’nin, ahî sultan Orhan Gazî’nin mürüvveti ile “Muammar al-Gaddafî”nin ceberrutluğunu kıyaslamak ise akla ziyan bir durum olur.

“Kültürümüze mal olmuş bir kelimenin anlı-şanlı bir akademisyen sosyal bilimci tarafından bilinememesi üzerine bunca şey yazmak gerekli miydi ?” diye soracak birisi çıkabilir; en azından kendi adıma fütüvvet kurumunu ele almama neden olduğu için Aktar’a teşekkür ederim.(5)

Sonuç olarak, bu vesile ile Kur’an-ı Kerim’in “yiğit”ler ile ilgili ayetlerini ve “yiğitler yiğidi” Hz. Alî’yi hatırlayıp hatırlatmak az bir şey mi?!...

Dilerim Allah’ın ‘genç ve yiğit kulları’ Libya’da da, Mısır’da da.. diğer bütün İslâm coğrafyalarında da muzaffer olsunlar…

---------------------------------------

İletişim: Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız

(1) NTV, Son Söz Programı, 21 Şubat 2011.

(2) Dr. Cengiz Aktar, akademik çevrelerde ‘yılmaz ve sarsılmaz Avrupa Birliği savunuculuğu’ ile tanınmış medyatik bir isimdir. Aktar’ın işaret ettiği el-Fütüvve (al-Futuwwa) olarak bilinen grubun kökleri, 2. Dünya Savaşı yıllarında nasyonel sosyalist rüzgarların Arab dünyasını etkilemesi ile ortaya çıkmış olup son gelişmeler sırasında Mısır ve Libya gibi ülkelerde milliyetçi ve dayanışmacı bir gençlik örgütlenmesi olarak öne çıkmış gibi görünmektedir.

(3) Kur’an-ı Kerimde “fetâ” kelimesinin kullanıldığı ve fütüvvet kavramının işlendiği bazı ayetler: Kehf sûresi:13. : "Şüphesiz ki onlar Allahû Teâla (cc)'ya iman eden genç yiğitlerdi. Biz de onların hidayetini artırmıştık." ; Enbiya sûresi: 60.; "Dediler: `İşittik ki İbrahim isimli bir genç yiğit onları (putlarımızı) diline doluyordu."; Haşr sûresi: 9.: "Onlardan evvel (Medine'yi yurt ve iman (evi) edinmiş olan kimseler, kendilerine hicret edenlere sevgi beslerler. Onlara verilen şeylerden dolayı göğüslerinde bir ihtiyaç (meyli) bulmazlar. Kendileri fakr-ü ihtiyaç içinde olsalar bile (onları, hicret edenleri öz canlarından daha üstün tutarlar. Kim nefsinin (mala olan) hırsından ve cimriliğinden korunursa, işte onlar muradlarına erenlerin ta kendileridir."

(4) Selçuklular döneminde ahîlerle Anadolu’ya gelen fütüvvet teşkilatı çok canlı geleneklerini oluşturarak asırlarca yaşamıştır. Anadolu fütuvvet mektebinin pîri olarak kabul edilen Ahi Evran’ın türbesinin bulunduğu Kırşehir’de bugün de -sembolik olsa bile sürdürülen törenlerle- yılda bir kez de olsa ahîlik ruhu yaşatılmağa çalışılmaktadır.

(5) Konunun ‘şahsî bir tahkir’ gibi algılanmaması için; burada sadece bir örneğine işaret edilen “algı eksikliği”nin birçok örneğinin birçok başka yayında; birçok başka akademisyen için de söz konusu olduğunu vurgulamak isterim.

http://haber10.com/makale/23202/